RESMİ WEB SİTESİ

ORTAK AKIL


        Modernleşme süreci düşünsel oluşumuna Avrupa aydınlanması ile başlamış, ekonomik dayanağına sanayi devrimiyle kavuşmuş, siyasal fikir oluşumuna ise Fransız İhtilaliyle süreç bazında vücut bulması mümkün olmuştur. Modernleşme tarihi, rasyonalizme dayalı yarışma kültürü de diyebileceğimiz, halkın tercihlerinin karar alma mekanizmalarına etki edebilmesini öngören “demokrasi”nin de içinde yer aldığı ulus devlet oluşumunu; özellikle ekonomik gelişmelerini dünya kaynaklarına dayandırmış ülkeler aracılığı ile küresel kabule dönüştürülmüş bir yapı şeklinde kavramsallaştırılabilir.

        Modernleşme süreciyle şekillenen “ulus devlet” paradigması, bir diğer anlatımla, her şartta bir etnik köken özelinde var edilmeye çalışılan yönetim sistematiği; siyasal yönelimleri de belirlemede etkin rol oynamıştır. Bireysel tercih haklarının öneminin arttığı düşünülen modernleşme sürecinde, toplumların yönetimini gerçekleştirmek için karar alma mekanizmaları da başkalaşım göstermiştir. Bu bağlamda, geniş insan kitlelerinin rızasını alabilmek ulus devlet yöneticilerinin meşruiyetlerini devam ettirebilmeleri yönünden zorunlu bir durum olmaya başlamıştır. Bir taraftan halkın yani toplumu oluşturan fertlerin kendi kendilerini yönetebilme olanaklarının ulus devletlerle birlikte “demokrasi” özelinde arttığı iddia edilse de, bireysel çıkarların kutsandığı bir yapı içerisinde, toplumdaki fertlerin kişisel konforunun bozulma risklerini alamamalarından ötürü tercih haklarını rıza yönetimiyle rahatlıkla herhangi sistemli bir otoriteye devredebildikleri görülmüştür. Bireysel hak ve özgürlüklerin göreceli olarak arttığı savunuluyor olmasına rağmen, toplumsal sorgulama reflekslerinin yönetim kavramlarına “dokunulamaz” payesi verildikçe bunun sonucu olarak toplumsal sorgulama yeteneği modernleşme sürecinde her geçen gün kan kaybetmeye devam etmektedir. Modernleşme ve ulus devlet kavramlarından önce dünya tarihinde etkili güce sahip olan totaliter, despotik ve monarşik devlet (ki hala örtülü veya açık tüm gücüyle devam etmektedir) yapılarında bireysel hak ve tercihlerin önemli olmadığı bir gerçek olmasının yanı sıra modern devlet yapılanmasının vaat ettiği vatandaşlık haklarının kitlelere uygulanan yönlendirme ve manipülasyon teknikleriyle ellerinden rahatlıkla alınabildiği ve dramatik hak kayıplarına dönüşebildiği bir hal aldığı da artık gizlenemez bir gerçektir bizler için. İran İslam Cumhuriyetini örnek olarak vermek istersek, bu ülkedeki halkın kendi kaderini belirleyebilme haklarının ve yönetimsel temsil yeteneklerinin yerle bir edilmesinin kökeninde, modernleşme sürecinin çıktısı olan ulus devlet paradigmasının “etnik ve kültürel” takıntıları putlaştırmasından kaynaklı kendi kabuğuna çekilme yoluyla iç dinamikleri ve toplumsal çeşitliliği ezme ve yozlaştırma çıktısı olarak dünya gerçekliğinde belirdiğine şahit olmaktayız. Temelde kendini modernleşme alternatifi ve karşıtı olarak lanse eden İran yönetim erkleri, bizzat kendilerinin modernleşmenin kısırdöngüsü olan “ulus devlet” kavramsal tuzağına düştüğünü kabullenmemekle beraber, yine modernleşme sürecinin getirisi olan rızanın üretilmesi yöntemlerini her aşamada uygulamaktan da geri durmamaktadırlar. Bir ulusun tahakkümünü diğer etnik gruplar üzerinde uygulanmasını reddeden ve bunun insanlık bütünselliğine zincir vurulması anlamına geldiğini belirten aynı zamanda tepeden inmeci yöntemlerle halkın iradesinin şekillenmesine karşı çıkan bizzat İslam doktrinini, İran İslam Cumhuriyetinin yönetimlerine meşruiyet dayanağı olarak sunması ise bir diğer ahlaki trajedi olarak karşımızda durmaktadır.

        Türkiye Cumhuriyeti özelinde ise modernleşmenin kendi iç dinamiklerinden kaynaklı problemleriyle birlikte üstüne ayrıca karar alma mekanizmalarındaki yapısal yanlış algılama refleksleri sergilenegelmiştir en başından beri. Sosyal-ekonomik oluşum evrelerine dayanak yapılmaya çalışılan Türkiye Cumhuriyeti modernleşme süreci; bilgi, içerik ve toplumsal uzlaşma kültürü üretebilme kapasitesinden ziyade belli bir zümrenin zaman zaman şekil değiştirerek güç ve tahakküm gösterisine dönüşmesiyle tam anlamıyla bir başarısızlık örneği haline gelmiştir. Tıpkı yüzyıllardır kendi gerçeklikleriyle ve varoluşsal dayanaklarıyla yüzleşmemiş kendi ifadeleriyle “lanetlenmiş” veya “kadersiz” toplumların trajik durumunun bir benzerini deneyimlemekteyiz. Çözüm ancak, modernleşme sürecine alternatif üretebilme gayretlerini entelektüel seviyede tartışmamız gerekliliğiyle mümkün olabileceğini veya “modernite” ile “medeniyetin” aklın çıkarla örtüşmesine indirgenemeyeceğini anlayarak ancak varlığın bütününe dair paylaşımlarına olan katkılarıyla anlam bulacağını savunarak ve bu doğrultuda üretilecek içeriğe ne ölçüde katkıda bulunduğumuza bağlı olacaktır.


Kadim İz Sf: 249-250-251serkantolan